Dijital Dünyada Özgürlük Üzerine Şifrepunk’ın Düşündürdükleri

Hayatımızın tamamen sosyal medyaya girmesiyle birlikte kişisel bilgi paylaşımında ve özel hayatımıza dair hemen her konuda üç-beş beğeni ve narsist duygular güdümünde çılgınlar gibi paylaşım yapıyoruz. Bundan birkaç sene önce sosyal medyanın hayatımıza girmesi üzerine konuşurduk ama bugün ortada olan resim bunun tam tersi. İzleyenler bilir; Person of Interest dizisinde geçen bir diyalog vardı: “Bugün sosyal ağlar bize hiçbir gizli servisin sağlayamadığı kişisel bilgiyi kendiliğinden sağlıyor.” Dizide bu repliği duyduğumda zaten bir süredir kafayı taktığım kişisel bilgi paylaşımı konusundaki şaşkınlığım bir kat daha artmıştı.

İşim gereği pek çok konuda araştırma yapmak, takip etmek ve içgörü çıkarmak durumundayım. Bir yandan dijital evrende olan biteni anlamaya çalışırken, bir yandan da dünyayı dijital dünyadan şekillendiren güç ve iktidar ilişkileri üzerine çıkan haberleri ve makaleleri okumaya devam ediyorum. Okudukça ve derinlere indikçe işin hiç de öyle görünmediğine bir kat daha emin oldum. Bu kapsamda yaptığım okumalardan biri de Şifrepunk kitabı oldu. Kitap muhteşem tespit ve çıkarımlarla dolu. Bir kısmı bildiğimiz şeyler ama 2013’te çıkan kitapta Bitcoin’in yükseleceği ve değerleneceği gibi öngörülerin tutması da bir hayli ilginç.

Şifrepunk; WikiLeaks’in kurucusu Julian Assange, internet aktivistleri Jacob Applebaum, Andy Müller-Maguhn ve Jeremie Zimmerman’ın özgürlük ve internetin geleceği üzerine yaptığı sohbetten oluşan bir derleme. Kitabın ana fikri, özellikle kişisel bilgi paylaşımı, bu paylaşımların devletler tarafından izlenmesi, iktidar ilişkilerine göre sansürlenmesi ve toplum mühendisliği etrafında kullanılması üzerine. Kitapta altını çokça çizdiğim yer oldu ve bunları olduğu gibi maddeler şeklinde aktarmayı ve önemli olanları vurgulamayı tercih ettim.

  • Çoğu zaman şiddetin ne kadar yakınımızda olduğunun farkına bile varmayız, çünkü ondan kaçınmak için tavizler vermişizdir.
  • Diyelim Suudi Arabistan; tarihi bir tesadüf sonucunda dini liderlerle ülkenin büyük bölümünü ellerinde tutanların aynı kişiler olduğu bu ülkede, iktidardaki kişilerin değişimden çıkarı sıfır. Hatta sıfırla eksi beş arasında değişiyor. İnterneti bir hastalık gibi görüyorlar ve danışmanlarına soruyorlar, “Bu musibete karşı bir ilacın var mı?” Bunun yanıtı ise kitlesel gözetleme. “Bunu tümüyle kontrol etmeliyiz, filtrelemeliyiz, yaptıkları her şeyi öğrenmeliyiz.” İşte yirmi yıldır olan biten budur. Gözetleme alanına devasa bir yatırım yapıldı, çünkü iktidardakiler internetin kendi yönetim biçimlerini etkilemesinden korktular.
  • JACOB: İnsanlar Stasi’nin, yani Doğu Alman devlet güvenlik sisteminin üyesi olduklarında nasıl mükâfatlandırıldıysalar, aynı şekilde Facebook’ta yer aldıkları için de ödüllendiriliyorlar. Aradaki fark, Facebook’ta doğrudan ödenen bir ücret yok, onun yerine toplum nazarında puan topluyorsunuz—mesela komşunuz sizinle yatıyor falan. Bunu insani boyutuyla ilişkilendirmek önemli, çünkü burada teknolojiye özgü bir durum yok, gözetleme yoluyla denetim kurulması gibi bir durum var. Bir bakıma mükemmel bir Panoptikon durumu bu.30
  • ANDY: Teknik meselesine ilişkin olarak, Johannes Gutenberg matbaayı icat ettiğinde aslında Almanya’nın bazı bölgelerinde zaman zaman yasaklanmıştı, ve bu sayede bütün ülkeye yayıldı, çünkü bir bölgede yasaklandığı zaman başka bir yönetimin hâkimiyetindeki bir bölgeye taşınıyordu. Enine boyuna incelemiş değilim ama bildiğim kadarıyla bu durum Katolik Kilisesi’ni öfkelendirdi, çünkü kitap yayımlama tekeli böylelikle kırılmış oluyordu. Gutenberg ekibi yasal açıdan başları derde girdiği her defasında matbaayı henüz yasaklanmadığı bir yere taşıyorlardı. Bir anlamda bu, matbaanın yayılmasına vesile oldu.
  • Pek çok kişi, “Madem sansür var, biz de etrafından dolaşırız,” diye düşündü. Teknik anlayıştan yoksun olan siyasetçi ise “Kahretsin, bilgi alanı üzerindeki denetimimizi kısıtlayan yeni bir teknoloji ortaya çıktı,” diye düşündü. Dolayısıyla şifrepunk’ın fikir babalarından olan Gilmore gidişatı bu yöne çevirmekle çok önemli bir şey yaptı; takip edileceği korkusu olmadan, herkesin kendine ait anonim iletişim yöntemine sahip olmasını savunan bütün bir kripto-anarşist üsluba ilham verdi.
  • JULİAN: Bugün siber-uzamın militerleşmesine tanık oluyoruz, yani askeri bir işgal söz konusu. İnternet üzerinden iletişim kurduğunuzda, cep telefonu aracılığıyla haberleştiğimizde, ki şimdi onlar da internete bağlı, görüşmeleriniz askeri istihbarat teşkilatları tarafından denetleniyor. Yatak odanıza bir tank girmesi gibi bir şey bu. Eşinize kısa mesaj gönderirken aranızda bir asker duruyor. Haberleşme düzleminde hepimiz olağanüstü hal koşullarında yaşamaktayız, yalnızca tankları göremiyoruz, ama oradalar. Bu açıdan sivil bir uzam olduğu varsayılan internet askeri bir uzam halini aldı. Ancak internet yine de bize ait bir uzam, çünkü hepimiz onu birbirimizle, aile bireyleriyle iletişim kurmak için kullanıyoruz. Özel yaşamımızın çekirdeğini oluşturan iletişim bugün internete taşınıyor. Dolayısıyla aslında özel yaşamlarımız askeri bir alana girmiş durumda. Yatağınızın altında bir askerin saklanması gibi adeta. Sivil hayatın askerileşmesi demek bu.
  • Almanya’da bir yılda gerçekleşen bütün telefon konuşmalarını anlaşılır bir ses kalitesinde kaydetmenin maliyeti 30 milyon avro civarında, buna yönetim maliyetleri de dahil, yani salt depolamanın maliyeti 8 milyon avro civarında.
  • JACOB: Enformasyon Mahşerinin Dört Atlısı: çocuk pornosu, terör, kara para aklama ve uyuşturucuyla mücadele.
  • Örneğin, diyelim Avustralya ve ABD buğday ihracatı için rekabet ediyor, ihracata taraf olan herkesi izlemeye alırlar. Bu durum uzun zamandır böyle, en az on yıldır göz önünde cereyan ediyor ama nasılsa olan olmuş diyerek görmezden geliniyor. İlkin silah ticaretiyle başladı bu durum; Lockheed Martin, Raytheon ve Northrup gibi firmalar bir yandan silah anlaşmaları yaparken diğer taraftan kitlesel izleme sistemleri kurdular, çünkü bu gruplar yöneticilik kademesinde birbirlerine yakındır. Dostlarının kıyağı sayesinde, silah ticaretiyle ilgili dinlemeleri ulusal güvenlik kriterinin ardına gizlediler. Ama şimdi bu kriterler ülkenin ekonomik çıkarının söz konusu olduğu her yerde uygulanıyor, ki bu da neredeyse her şeyi kapsıyor.
  • Geçenlerde bir arkadaşımın ABD’de silah taşıma hakkı üzerine çektiği bir belgeseli izliyordum, bir silah dükkânının üzerindeki tabelada “Demokrasi, Kilitli ve Dolu” yazıyordu. Totaliter rejimlere karşı böyle önlem alıyorsunuz. Halk silahlanıyor ve eğer kafaları kızarsa silahlarına sarılıp zor kullanarak denetimi geri alıyorlar. Son otuz yıldır silah çeşitlerindeki değişime bakınca, bu görüşün hâlâ geçerli olup olmadığı aslında ilginç bir soru. Kod oluşturmanın, gizli şifreli, hükümetin okuyamayacağı kodlar oluşturmanın, aslında bir cephanelik olduğuna dair o ünlü beyanı hatırlayabiliriz. Biz 1990’larda şifreyazımını herkesin kullanımına açmak için büyük bir savaş verdik, ve bu savaşı büyük oranda da kazandık.
  • İlki, otoriter rejimler ve bu rejimlerin dijital teknoloji çağında sahip olduğu güç. Bin Ali rejimi örneğinde, ki bugün pek çok başka rejimde de bariz olarak görülüyor, bütün bir halkın nelerden haberdar olabileceği, veya kiminle irtibat kurabileceğine yöneticiler karar veriyor. Muazzam bir güç bu ve buna karşı çıkılması gerekiyor, internet de buna karşı çıkmanın araçlarından biri. Diğer bir nokta, yeni araçların ve sansür gibi mekanizmaları devredışı bırakabilecek daha iyi teknolojilerin üretimi, ve daha temelde, diktatörleri devirmemize yardım eden altyapının parçası olan araçlar üretmek. Bir diğer mesele ise, senin Bilgi Mahşerinin Dört Atlısı diye adlandırdığın siyasal amaçlı hikâye anlatıcılığı, siyasilerin her gün medya aracılığıyla gündeme getirdiği bahaneler — “Hepimiz teröre kurban mı olalım? O halde Vatanseverlik Yasasına ihtiyacımız var”, “Çocuk pornocuları cirit atıyor”, “İnternet pedo-Nazilerden geçilmiyor, o halde sansüre ihtiyaç var.”
  • TCP/IP protokolünün mucitlerinden Vince Cerf’ten bir şey öğrendim. Hep derdi ki, “Hükümetlerin bir tek iyi yanı var, ne biliyor musun? Asla tek değiller, her zaman çoğullar.” Yani hükümetler arasında bile kendi ademi merkeziyetçi iktidar alanına sahip olmak isteyenler var, ve bu hükümetlerin içinde bile birbiriyle dövüşen farklı kesimler var. Bizi son kertede Büyük Birader’den kurtaracak olan şey bu; çünkü Büyük Birader olmayı isteyen çok fazla devlet olacak ve birbirleriyle dövüşecekler.
  • Dolayısıyla bir devletin varlığı için gerekli üç temel unsura sahip — belli bir bölge içerisinde, silahlı kuvvetlerin denetimini elinde tutuyor, bir haberleşme altyapısının denetimini elinde tutuyor ve yine kendi denetiminde bir mali altyapıya sahip. Bunu üç temel özgürlük olarak da düşünebiliriz.
  • Yani, Rus vatandaşlarının Rusya’dan Rusya’ya yaptıkları alışverişler bile Amerikan veri merkezlerinde işlem görecek. Böylece ABD hükümeti bütün bu alışverişler üzerinde yasal denetime, veya en azından bilgiye sahip olacak.
  • JULİAN: Evet, yani Putin çıkıp bir kola aldığında, otuz saniye sonra Washington bundan haberdar oluyor.
  • “Kredi şirketlerini ve bankaları internet kullanmaya mecbur edelim, böylece bir taşla iki kuş vuralım.” Nitekim öyle de yaptılar.
  • Aslına bakarsanız, gözetleme şirketleri ve bunlara harcanan devlet bütçeleri daha şeffaf hale gelseydi ne olurdu merak ederim. Yalnızca mali sistemde tam bir anonimlik sağlanacak olsa kişiler neler satın alırdı acaba? Gerçekte neye yol açardı bu? Yer yer ilginç sonuçlara yol açabilirdi gibi geliyor bana, mesela birileri biraz daha ekâbir davranıp, “Sesimi duyurmak için parlamentoya başvurabilirim ama bunun yerine birkaç politikacıyı satın almak da mümkün,” diyebilirdi.
  • 1953’e geri dönüp büyük Sovyet ansiklopedisine bakarsak, ülkenin dört bucağında dağıtılan bu ansiklopedi Sovyetler Birliği’nde siyaset yön değiştirdikçe zaman zaman tekzip geçirirdi. 1953’te Sovyet gizli polisi NKVD’nin başkanı Beria ölmüş ve otoritelerin gözünden düşmüştü. Bunun üzerine ansiklopedi kurulu ondan övgüyle bahseden ansiklopedi maddesini kaldırdı ve yerine, ansiklopedinin bütün nüshalarına yapıştırılmak üzere farklı bir pasaj yayımlandı. Yapılan tadilat son derece barizdi. Bu örneği verme nedenim, değişiklik öylesine bariz, göze batar bir şekilde yapılmıştı ki ansiklopedinin tarihçesinin parçası haline gelmişti.
  • Sansürü bir piramid gibi düşünebilirsiniz. Bu piramidin yalnızca tepesi kumun üzerinde kalıyor, ki bu da kasıtlı. Bu tepe kısmı aleni — hakaret davaları, gazeteci cinayetleri, askeriye tarafından el konan fotoğraf makineleri, vesaire, yani ayan-be- yan sansür. Fakat bu, sistemin en küçük kısmım oluşturuyor. Tepede yer almak istemeyen herkes, tepenin hemen altında, bir sonraki kademede sıralanıyor; bu kişiler, kendilerini orada bulmamak için oto-sansür uygulayanlar. Onun da altında, kişilere şu veya bu konu hakkında yazmaları için sunulan parasal teşvikler veya himaye ilişkileri yer alıyor. Bir alt kademede ham ekonomi var: Hangi konular hakkında yazmak para getirir? (piramidin üst tabakalarından gelen ekonomik faktörlere hiç girmiyoruz). Yine bir sonraki kademede, sınırlı bir eğitim düzeyine sahip okurların önyargıları yer alıyor. Bir yandan yanlış bilgiyle manipüle edilmeye açıklar, diğer yandan onlara karmaşık bir hakikati anlatmanız mümkün değil. Son kademede ise bilginin dağıtımı yer alıyor. Örneğin, bazı kimselerin şu veya bu dildeki bilgiye erişimi dahi yok. Sansür piramidi böyle. Guardian’ın Cablegate belgelerine uyguladığı redaksiyon ikinci kademeye tekabül ediyor.
  • İçimden “Demek doğruymuş,” dedim, “CIA ajanları hakikaten Sidney operasına takılıyorlar!” Sonra ön cephedeki dev cam panellerden opera binasının içine doğru baktım ve ne göreyim — bu saraylara layık ıssız zarafetin tam ortasında bir su faresi binanın içine girmiş, bir aşağı bir yukarı koşturuyor, şık masa örtülerinin üzerine sıçrıyor, yiyeceklerden tırtıklıyor, biletlerin durduğu bankoya zıplıyor, velhasıl cidden eğleniyor. İşte bana kalırsa gelecek senaryosu daha çok buna benzer bir şey olacak: İnanılmaz derecede karmaşık, saçmalıklar ve onur kırıcı uygulamalarla dolu, son derece kısıtlayıcı, tekdüze, postmodern bir ulusötesi totaliter yapı ve bu inanılmaz karmaşıklığın içerisinde yalnızca zeki farelerin girebileceği bir mekân.
  • Bütün haberleşmenin gözetim altına alındığı, izlendiği, ebediyen kaydedildiği, ebediyen izlendiği, her bir bireyin doğumundan ölümüne kadar kurduğu bütün ilişkilerde kimliğinin ebediyen tespit edildiği bir düzen. Daha on yıl öncesine göre bile çok köklü bir değişim bu ve neredeyse şimdiden o noktaya fiilen ulaşmış gibiyiz. Bana kalırsa bu kaçınılmaz olarak her şeyin zapturapt altına alındığı bir ortam yaratacaktır. Eğer dünyadan toplanan bütün bilgi kamuya açık hale gelseydi, iktidar dengelerini yeniden şekillendirebilir ve küresel bir uygarlık olarak kaderimizi yeniden tayin etmemize olanak verebilirdi. Ancak köklü bir değişim olmadıkça böyle bir şey gerçekleşmeyecek.
  • Böyle bir sistem içerisinde normal bir insan nasıl özgür olabilir? Elbette olamaz, buna imkân yok. Hiç kimse tamamen özgür değildir, hiçbir sistem içinde; ama bu yeni durumda biyolojik evrimimizin bize bahşettiği özgürlükler, kültürel olarak kanıksadığımız özgürlükler neredeyse tümüyle ortadan kaldırılacak.

Gördüğünüz gibi tartışma yine iktidar ilişkileri, sansür, izlenme ve bu alanda yapılan yatırımlara ve giderek daha çok kontrol sahibi olmaya odaklanıyor. Gerçekte de yatırımlar ve “alınan” önlemler bu yönde.

Siz kitabı okumuş muydunuz? Sizin dikkatinizi en çok neresi çekti? Özgürlük ve internetin geleceğine ilişkin sizin nasıl öngörüleriniz ya da görüşleriniz var?

Yeni Yazılar E-mailinize Gelsin Mi?

Bloga yeni yazı yazdığımda e-mail yoluyla haberdar olmak isterseniz, lütfen aşağıdaki kutuya e-mail adresinizi girin. Spam yapmayacağıma söz veriyorum.  

Görsel: Person of Interest

Muhabbete Katılın, Görüşünüzü Paylaşın

Özgürlük ve internetin geleceği: "Hiç kimse tamamen özgür değildir."
" />